yüksek lisans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yüksek lisans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2013 Pazartesi

Duymayan Kalmasın, Tezim Bitmiştir!



                “Bitmiştir” alışkanlık. Bundan sonra “bitti”yi kullanmaya başlarım. N’apalım, yazınsal deformasyon. 

            Tezi, temmuzda savundum; ancak daha birkaç gün önce ciltlettim. Üstümde bir hafiflik oldu mu? Hayır! Bilmiyorum neden? Belki ciltlenmiş tezlerin dağıtımını yaptıktan sonra rahatlarım. Rahatlar mıyım?

            Neyse bu aralar çok karışığım. Hala duruma alışabilmiş değilim. Artık sadece istediğimde yatağa girip uyumak, daha çok kitap okumak, film izlemek, gezmek, tembellik yapmak istiyorum. Bu arada da bir iş olsa fena olmaz!

            Öyle böyle derken tezi 1,5 senede yazdım ve asıl demek istediğim şuradaki filmdedir. Ve eğer hesabımın sembolü olan kuşu da merak ediyorsanız…

3 Ocak 2013 Perşembe

Prof. Dr. Aslı Tunç ile Tez Üzerine Bir Röportaj




            
Hocam öncelikle bu röportajın ana temasını önceden belirlediğimi söylemek isterim. Peki neden bu röportajı sizinle yapmayı istedim? Size buna sebep olan şeyin 5 Mayıs 2012′de II. Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı’nda yaptığınız konuşma metninin son paragrafıyla ilgili olduğundan bahsetmiştim. İlk soruma o paragrafla ilgili olarak başlamak isterim.

BTİN: Son paragrafta şu ifade yer alıyor: “Benim kişisel akademik serüvenime dönersek… Bugün üniversitedeki odama adımını atıp heyecanla “hocam, okuyorum ama kafam çok karışık” diye yakınan öğrencim olduğunda, “sen mutlaka doktora yapmalısın” diyorum”. Buradan, tespitte kendinizden yola çıktığınızı söyleyebilir miyiz? Bir de “doktora yapması gereken kafası karışık öğrenci” henüz lisans döneminde mi yüksek lisans döneminde mi anlaşılıyor?
A.T.: Akademik yaşamda başarılı olma potansiyeli taşıyan kişi entelektüel merakını içinde her daim taşıyandır kanımca. Öyle verilen her cevaptan tatmin olmayan, adeta ilahi bir öğrenme iştahına sahip genç insan benim gözümde ideal doktora öğrenci adayıdır. “Kafası karışık” olmak, sözünü ettiğin konferanstaki konuşmamda da belirttiğim gibi hiç de öyle kötü ve paniğe kapılacak bir özellik değildir ve çoğu zaman bu lise döneminde bile anlaşılabilir. Ancak ne yazık orta öğretim beyinlerimizi öylesine acımasız bir tornadan geçirir ki bilginin izini sürme heyecanımız amansız bir darbe alır. Eğer orta öğrenimde hala yaralanıp berelenmemiş entelektüel arayışlarımız kalmışsa lisans onları ortaya çıkarmak için doğru bir zaman.

BTİN: Yüksek lisans yapan öğrenci sayısı artıyor. Lisans mezunu öğrencilerin yüksek lisans yapmasını nasıl karşılıyorsunuz? Günümüzde artık bu bir gereklilik mi; yoksa bir an önce iş hayatına atılmak mı gerekir?
A.T.: Yüksek lisans, bence birkaç farklı amaçla yapılıyor. Önce olumsuzlarından başlayalım: Örneğin, lisans eğitiminin zayıflıklarını kapama isteği, korunaklı öğrencilik yaşamını terk edememe ve hayatla yüzleşmeyi geciktirme için bahane yaratma, askerliğe hemen gitmeme gibi pratik nedenler, bazı şirketlerin MBA eğitimini önkoşul haline getirmesi vb. Akademik dünyada ve özellikle sosyal bilimler alanında yüksek lisans doktoraya giden yoldaki bir aşamadır. Adeta dev doktora adımı için ufak bir bilimsel alıştırmadır. Orada öğrenci nasıl tez yazması, nasıl sistematik düşünmesi ve araştırma yapması gerektiğini öğrenir. Bu aşama bence düşünsel bir olgunluk da sağlar. Özelikle sosyal bilimlerde parçaların yerlerine oturması için zamana ihtiyaç vardır. Sadece zekâ yetmez, entelektüel olarak belli bir olgunluk düzeyi için sabır da gerekir.

Öğrencilerim de bana sık sık yüksek lisansın gerekli olup olmadığına ilişkin aynı soruyu sorarlar. Yaşamdan beklentilerine göre bazen onlara hedeflerini ertelememelerini ve iş hayatına direkt olarak başlamalarını öneririm. Ancak bunun herkese uyan tek bir formülü olmadığını düşünüyorum. Kişisel beklentiler, çalışma alanları, girmek istediği alanın standartları belirleyici olabilir. Bu konuda büyük laflar söylemek istemem doğrusu.

BTİN: Bir yüksek lisans öğrencisi tez konusunu belirlemeye ne zaman başlamalıdır?
A.T.: Bir yüksek lisans öğrencisi ilk yılın sonunda zorunlu kuramsal dersler ertesi, kafasında ilgi alanlarını ve peşinde koşacağı soruları yavaş yavaş şekillendirmeli, kendine ve konusuna yakın bulduğu hocalarına danışmaya başlamalıdır.

BTİN: Danışman, öğrencisini mi seçer; yoksa öğrenci mi danışmanını?
A.T.: Öğrenci danışmanını seçer aslında. Bu her ilişki gibi karşılıklı uyum ve birbirini düşünsel anlamda besleme meselesidir. Hoca ile öğrenci arasında heyecan duyulan konular ortak olmalıdır. Danışmanı bu inişli çıkışlı süreçte öğrencinin yol arkadaşıdır. Öğrenci her ayağı tökezlediğinde danışmanın desteğini arkasında hissetmezse bu iş zaten yürümez. Bu bir anlamda psikolojik desteği de içerir. Tez yazmak çok yalnız bir süreçtir; ama danışman bu ürkütücü süreci öğrenci için büyük ölçüde kolaylaştırmakla yükümlüdür. Kolay ulaşılamayan, e-mail’lerine zamanında yanıt vermeyen, randevularına düzenli gelemeyen hocalar danışmanlık yapmamalıdır. Sadece danışmanından geri dönüş alamadığı ve yeterli desteği bulamadığı için tezini bitiremeyen, sayısız kereler konusunu değiştirmek zorunda kalan öğrenciler gördüm. Oysa danışman öğrenci için uçurumun altına serilmiş bir güvenlik ağıdır. Bunu bildiğimden daima tez öğrencilerimin üzerine titrerim.

BTİN: Eğer öğrenci danışmanını seçiyorsa tez konusunu da danışmanına göre mi belirlemelidir? Danışman, öğrencisini seçiyorsa tez konusuna göre mi seçer; yoksa kendi konusunu seçmesi için öğrenciyi yönlendirici bir tutumda mı olur?
A.T.: Öğrenci öncelikle danışmanın çalışma alanını seçer sonra birlikte araştırma sorusunu ve yöntemini biçimlendirebilirler. Öğrenci danışmanına göre konusunu eğip bükmemeli ve tamamen de istemediği bir alana sadece danışmanı yüzünden girmemelidir. Tez yazımı hocaları da besleyen, onları okumaya araştırmaya yönelten bir süreçtir. 

BTİN: Açıkçası biz tez öğrencileri (özellikle yüksek lisans) tez önerisini yazarken konuyu seçsek bile onu sınırlandırmayı beceremiyoruz ve konu başta olduğundan daha başka bir yere gidiyormuş gibi geliyor. Bu soruna karşılık bize önerebileceğiniz bir şey var mı?
A.T.: Bu tüm tez yazan öğrencilerin ortak sorunu: devasa konuyu daraltmak ve üzerinde çalışılabilir bir alan haline getirmek. Öncelikle anahtar kelimeler üzerinden araştırma yapmak ve pek çok benzer akademik makale okumak bunun en büyük sırrı sanırım. İnternetin üzerindeki akademik veri tabanları artık bulunmaz nimet. Eskiden ben elimde indeks kartlarıyla kütüphanede oradan oraya makale ve kitap arardım. Şimdi iki tuşla istediğim makaleyi online veri tabanlarından bulabiliyorum. Tezin hemen başında hafif dağılmak ve daha dolaylı kaynakları taramak sorun değil bence, hatta iyidir öğrenciyi besler. Sorun ana çekirdeği gözden kaçırmamaktır, yine burada çıpa görevi danışmandadır. Yörüngeden çıkıp savrulan öğrencileri geri toparlamak ve asıl soruyu onlara sürekli hatırlatmak gerekir. 

BTİN: Tez konusu seçilirken gündemde olan popüler konular mı seçilmeli? “Kolayda”, elimizin altında olan, danışman hocamızın çalıştığı bir konu mu seçilmeli? Yoksa idealist davranıp kaynak sıkıntısı olan, daha önce çalışılmamış ya da çok az çalışılmış olan ilgimizi çeken bir konu üzerine mi yoğunlaşmalıyız?
A.T.: Zaman kısıtı öğrenciler üzerinde Damocles’in kılıcı gibi sallanırken kaynak sıkıntısı olan konuya yönelmek riskli tabii. Ama tezde orijinallik önemli bir kriterdir. Yüksek lisansta az da olsa alana yazanın katkısı beklenir. Var olan ikinci kaynakları yeniden üretmekle ya da onları parçalı battaniye gibi birbirine teyellemekle tez olmaz. İlk kriter konuya öğrencinin ilgi duyması, sonra da onun yapılabilir olmasıdır. Ben sürekli tez yazan öğrencilere araştırma sorusunu tek cümleyle anlatmalarını isterim. Öncelikle soruyu kristalize etmek çok önemlidir. Sonra bu soru yazan için neden önemlidir? Hep onlara “so what?” (Peki bu soru neden umurumuzda olmalı?) sorusunu sorarım. Bunun yanıtını vermek ise öyle göründüğü gibi kolay değildir. Zaten öğrenci doktoraya devam etmek istiyorsa ve içinde akademide yol alma aşkı varsa kolaya kaçamaz, kaçmamalıdır. Evet, yüksek lisans tezi hayatınızın eseri olamayacaktır kuşkusuz; ama yine de bu tez araştıranın potansiyeli için önemli bir göstergedir. 

BTİN: Siz kendi tez öğrencilerinizle tez yazma süreci içerisinde nasıl bir tutum sergiliyorsunuz?
A.T.: Ben idari görevim, ağır ders yüküm vs. de olsa tez öğrencilerime öncelik vermeye çalışırım. Daha önce de belirttiğim gibi danışman bir anlamda öğrencinin terapistidir de. Bazen tezi bırakıp öğrencinin kendine olan güvenini tekrar kazanması için uğraştığım sayısız seanslar oldu. Günün sonunda aynı yollardan hepimiz geçtik. Bu noktada her şeyden önce öğrencinizle sağlam bir insani ilişki kurmanız önemli. Örneğin, benim yüksek lisans düzeyinde çok talihsiz anılarım olmuştur. Bir danışmanın nasıl olmaması gerektiğini gördüm. Bu kötücül insanları görmek beni akademik dünyadan soğutmuştu o dönem. Sırf bu yüzden doktorayı Türkiye’de yapmamaya yemin ettim ve 1996’da arkama bile bakmadan ABD’de doktora yapmaya gittim. Benim o dönemde yaşadığım sıkıntıları bugün hiçbir öğrencimin yaşamasına izin vermem.

BTİN: Bir yüksek lisans tezi ortalama ne kadar sürede biter? “Yüksek lisans tezi 2 haftada yazılır” efsanesi doğru mudur?
A.T.: Yüksek lisans tezi 2 haftada yazılamaz, yazılan o şey de tez falan değildir zaten. Yalapşap, özensiz, yüzeysel şeyler yapmak marifet değil. Ortalık bu yüzden seviyesi düşük yazılı malzemeden geçilmiyor. Yıllar geçtikten sonra yüzünüz kızarmadan sayfalarını çevirebileceğiniz ve eşinize dostunuza gösterebileceğiniz bir eser olmalı teziniz. Tezin yazım aşaması öncesi ciddi bir okuma ve araştırma süreci gereklidir. Yazım ise sizin ifade gücünüze bağlıdır. Bence 3-4 ayda yazma süreci tamamlanabilir.

BTİN: Bazı enstitülerin yüksek lisans tezini kabul şartlarında, yüksek lisans teziyle birlikte tezinden yola çıkarak hazırlayıp yayınlanmasına kabul ettirdiği bir akademik çalışması olması, şartı getirilmiş. Sizce böyle bir şart yüksek lisans tez öğrencisi için bir zorunluluk olmalı mı?
A.T.: İyi niyetli bir şart olsa da biraz iddialı bir çıta bu. Zorunluluktan çok bir hedef olmalı kuşkusuz; ama saf akademik kaygılar doktora düzeyinde devreye girer.

BTİN: Her yüksek lisans ya da doktora öğrencisi için bilimsel yayın yapma durumu sizce ne olmalıdır? Bunu fırsat buldukça yapmalılar mı? Yoksa belirli bir ölçüde mi tutmalılar? Bilimsel çalışmalardaki nitelik mi önemli nicelik mi, konusuyla ilgili fikirlerinizi öğrenmek isterim.
A.T.: Doktora öğrencisi artık akademiyanın bir adayıdır ve hocalarla ortak araştırma yapmak ve makale yayınlamak kesinlikle beklentiler arasındadır. Ancak nitelikli ve hakemli bir dergi için yayına kabul süreçleri uzun ve sancılıdır. O nedenle peş peşe üst düzeyde makale yayınlamak zaten bir öğrenci için gerçekçi değildir. Ben ABD’deyken doktora danışmanımla birlikte konferanslarda tebliğ sunardım; hatta kendi izleyiciler arasında oturup dinler, kürsüye beni çıkartırdı.  Daima beni ortak makaleler yazmak ve sunmak için yüreklendirirdi. Bence yapılması gereken doğru tavır da aynen böyle yani ortak akademik üretim olmalı. Vesileyle burada sevgili tez danışmanım Prof. John A. Lent’i de minnetle anmış olayım.

8 Temmuz 2012 Pazar

Seyfi Hoca Röportajı: ÜDS/KPDS Nedir, Nasıl Hazırlanmalı?


          Size daha önce bahsettiğim gibi bugün Seyfi Hoca’yla röportajımızı Gtalk’tan gerçekleştirdik. Hocanın röportajı sesli yürütme talebini gerçekleştiremesem de bir saat kadar süren hoş sohbette, kendisinin, sınavlarda bize yol göstereceğini düşündüğüm bilgiler verdiğini düşünüyorum.

          Yüksek lisans için ÜDS/KPDS notu gerekli mi?
Buguntezimiçinnaptim: Hocam, bu röportajı sosyal bilimler alanında yüksek lisans tezi yazan ve ÜDS/KPDS’yle başı sürekli dertte bir öğrenci olarak yapıyorum. Öncelikle soruları kendi deneyimlerimden, blog’umda ve aynı isimli Twitter hesabımdaki takipçilerimde diyaloglarımdan yola çıkarak hazırladım.
Bazı arkadaşlara da dün gece sormak istedikleri sorular varsa bana iletmelerini söyledim.
Bu arada blog'umda ilk kez bir röportaj olacak ve lisansüstü öğrencilere yönelik bu röportajın bizlere faydalı olacağını düşünüyorum. Öncelikle teşekkür ederim kabul ettiğiniz için.
SH:  Umarım yararlı olur.
BTİN:  İlk sorum, sizce yüksek lisans başvurularında ÜDS/KPDS şartı aranmalı mıdır? Yoksa dil şartı aranmasını gereksiz mi buluyorsunuz?
SH:  Bu bölümden bölüme değişebilecek bir durum. Bazı bölümlerde yabancı dil bilmek çok önemli. Bu bölümlerde çalışacak veya çalışmalar yapacak kişilerin yabancı dil seviyelerinin mutlaka ölçülmesi gerekiyor; ama bazı bölümler için bu tür bir sınava gerçekten gerekli değil.
BTİN: Peki bu kişiler sonrasında akademik kariyer yapmayı düşünüyorlarsa da gerekli değil mi? İlerisi için?
SH:  Daha sonra bu kişilere yoğun hizmet için eğitimler verilebilir veya türlü teşviklerle dil öğrenmeye yüreklendirilebilir. Yurtdışına gönderip 1-2 yılda kendilerini rahat ifade edebilecekleri bir noktaya gelebilirler. Zaten yeni nesil iletişim noktasında daha rahat. Gelecekte yabancı dilde iletişim kurma sorununun daha da azalacağını düşünüyorum. Bizim nesil baskı altında hata yapma korkusu ile eğitildi. Yabancı dilde iletişim kurma bizim neslimize çoğu zaman bu yüzden zor geliyor.

“ÜDS/KPDS arasında fark yoktur!”
BTİN:  Şimdi ÜDS ve KPDS sınavlarına gelirsek... Bu 2 sınav arasında bir fark var mı?
SH:  ÜDS akademik bir sınav, KPDS ise yabancı dil seviye belirleme sınavı. ÜDS eleme üzerine kurulu, KPDS ise seçme. ÜDS’ye akademisyenler daha fazla ilgi gösteriyor KPDS’ye kamuda çalışanlar. ÜDSye girenler çoğu zaman altyapı sorunu olduğu halde ÜDS’ye giriyorlar, KPDS’ye girenlerin altyapı sorunu genelde olmuyor. ÜDS önce yapılıyor KPDS daha sonra. Bu yüzden ÜDS’ye gergin giren KPDS’ye rahat giriyor. ÜDS tazminat için işe yaramıyor, KPDS öyle değil. ÜDS’yi özel sektör tanımaz, KPDS’yi tanır.
Soru türlerinde ÜDS’de durum ve yakın anlam yok. KPDS’de var. İngilizcesi çok iyi olup tazminat almak isteyenler KPDS’ye girer, ÜDS’ye değil. ÜDS’ye girenler dil öğrenmeye daha az motive olmuş durumdadır. KPDS’ye girenler dil öğrenmeye daha çok motive olmuş durumdadır.
Ankara, KPDS’ye girenlerin en çok olduğu şehirdir. Burada verilen eğitimler köklüdür, sınava girenler tecrübeli ve birikimlidir. ÜDS’nin merkezi yoktur, girenler çoğunlukla gençtir ve yabancı dil öğrenme istekleri çoğu zaman DÜŞÜKTÜR VEYA YOKTUR.
BTİN:  Akademisyenlerden yeni nesil ÜDS’ye daha çok önem verebilirler; ancak ben daha eski nesil akademisyenlerin hala KPDS’ye girdiklerini görüyorum.
SH: KPDS, köklü bir sınav, ilk defa 1992 de yapılmış. ÜDS, 2000 de başladı. Bu alışkanlıktan olsa gerek. Daha önce doçentlik sınavı vardı. Bu KPDS oldu. KPDS’ye girme alışkanlığı kırılamamış olabilir.
Tabi KPDS, ÜDS’den sonra yapılınca pek çok kişi KPDS’de başarılı oluyor. Bu da sanki KPDS daha kolaymış izlenimi yaratıyor. O yüzden KPDS’ye girme eğilimi yaygın olabilir. KPDS önce ÜDS sonra olsa bu durum tersine dönerdi.
BTİN:  O zaman bu dediklerinizden de yola çıkarak… Son 3 sınavdır KPDS soru sayısı 100’den 80’e düştü. Sınav için “ÜDS’ye denk oldu” diyebilir miyiz?
SH:  ÜDS ile KPDS birbiri ile neredeyse aynıdır. Girenlerin sınava girme psikolojileri  ile sınav iklimleri arasında farklar var.
BTİN:  Fark sınavlarda değil girenlerin psikolojisinde diyorsunuz?
SH:  Olay büyük ölçüde bununla ilgili. Sınav tarihlerine bakılırsa bu ne anlaşılır. Mart ÜDS mayıs KPDS; ekim ÜDS kasım KPDS. Önce ÜDS sonra KPDS aralarda 1 ay var. ÜDS’de yapamayan KPDS için kasıyor. Doğal olarak KPDS'de geçiyor. Bu da sanki KPDS daha kolaymış izlenimi yaratıyor.

Sosyal Medya sınavlar için en büyük tehlike!
BTİN:  Ben son KPDS’yi zor buldum. Sınav tarzını değiştirdikleri için ÖSYM’nin tarzı tam oturtamadığını düşündüm.
SH:  Zorluk göreceli bir kavram. Her sınavda binlerce insan 90-100 alıyor. Sonuçta birileri bu sınavları mutlaka geçiyor; ama birileri de 49 ve altı puanlar alıyor. ÖSYM için birilerinin geçiyor olması önemli. Kalanları umursadıklarını düşünmüyorum. Sistem kendine gerekli olan nitelikli elemanı seçiyor. Bu durumda birileri de mutlaka şikâyet edecektir. İlgin bir şekilde sosyal medya başında çok zaman geçirenler en çok şikayet edenler oluyor; oysa o zamanı sınava hazırlanmaya harcasalar sınavı çok rahat geçecekler.
BTİN:  Bana taş mı geldi, üstüme mi alınmalıyım? :)
SH:  Yoo, bu bir tespit. Derslerde bunu hep söylerim. Sosyal medya çıktı çıkalı böyle bir durum oluştu. Saatlerimiz sosyal medyada tükeniyor, dizilerle yarışmalarla ömrümüzü harcıyoruz. Her gün 3 saat ÜDS ve KPDS için çalışsak 4 ayda 90 alırız. :)
BTİN:  Evet, sosyal medya yokken de TV vardı. Bazen de çalışmak istemeyince bu tarz bahaneler buluyor olabiliriz gibi geliyor.
SH:  Yani… Diziler, yarışmalar ömrümüzü yiyor bence. Bunlara gömülmüş birinin şikayet etmeye hakkı yok bence.

“ÜDS/KPDS için kurs şart değil”.
BTİN:  Sizce ÜDS/KPDS için kurs şart mıdır? Kurs şartsa uzun süreli (1 yıl gibi) bir kursa mı, 3-4 aylık özellikle sınavlara yönelik kurslara mı gidilmelidir?
SH:  ÜDS ve KPDS için kurs şart değil. Çalışma iradesi, azmi, kararlılığı, metaneti olan ve sebat gösteren herkes kendi başına çalışarak istediği her puanı alabilir. Artık her yer kaynak dolu, sesli görüntülü, basılı yöntemler çözüldü. Şifreler çıktı. Herkes, her şeyini paylaşıyor bu konuda. İş sadece çalışmaya kalıyor.
BTİN:  Şifre deyince aklıma geldi; önceki sınavlarda 5’li grup sorularında her şık için 1 kez işaretleme hakkımız oluyordu. Örneğin, diyalog sorularında 1 soru “a” ise diğerleri asla “a” olamazdı; ama artık kişiye özel soru kitapçığı sayesinde bu yok.
SH:  Bir dönem öyleydi. Evet, artık bu yok
BTİN:  Bu da işleri muhtemelen zorlaştırdı.
SH:  Evet, aynı fikirdeyim. Eskiden bu tür şeylerle çoook geçen oldu; ama sistem her defasında açıklarını kapatıyor. Tıpkı bir yazılım gibi hata veren yerler düzeltiliyor. Amaç, her zaman daha "nitelikli”yi seçmek.

“Taktik” öğreten kurslarla sınırlı sayıda soru çözülebilir.
BTİN:  Hazır kurslarla ilgili sormuşken bir de kurslarla ilgili şuna sormak isterim. ÜDS/KPDS için “taktik” veren, “kısa yoldan çözümlü” tarzda olan kursları bu geçerli buluyor musunuz? Bu sınavlarda “okumadan”, pratik yollarla çözülecek sorular olduğu söylemi, doğru mudur?
SH:  Bu değişir. Altyapısı sağlam olan bir kişi bu tür kısa süreli bir kurstan yararlanabilir; hızlanır, serileşir; ama bu tür kurslar altyapısı olmayana geçici bir yarar sağlar ama kalıcı bir zarar verir. Bu şekilde 50’yi bulan bir kişi, daha sonra yıllarca 65 alamaz; çünkü taktikle çözdükleri sınırlı sayıdadır ve bunlar 50 aldırabilir.
BTİN:  Evet, bunu ben de gözlemleyebiliyorum.
SH:  Ama 65 için mutlaka çok iyi okuyup anlaması gerekir. Bu tür kişilerin buna ikna olması bazen yıllar sürüyor. Yıllar sonra "Yaa.. benim okuyup anlamam gerekiyormuş" noktasına geliyor. İşte bu da işin zararı oluyor. Kaybedilen yılların parasal değeri ölçülemez; ama ne yazık ki bu konuda müthiş bir piyasa oluştu. Burada iş sınava hazırlanacak kişide bitiyor. Kişinin kendini iyi tanıması gerekiyor; gerçekçi ve kendine karşı dürüst olmak önemli; yoksa kandıran çok olur. J 

“Paragraf sorularını çözmek önemli” 
BTİN:  Şimdi çok öznel bir sorum olacak. Sanırım bu dediğinize tam bir örneğim. Benimle aynı dertten mustarip arkadaşlar da olabilir… Genel olarak benim zaman problemim var. Paragraf sorularını (paragrafa dayalı sorulan 4’erli grup sorularını) hep sona bırakıyorum ve sonda ya hiç zaman kalmıyor ya da 30 dk. Kalıyor. O zaman da panikliyorum. Ne yapabilirim? Sınav öncesinde nasıl bir çalışma disiplini önerirsiniz?
SH:  Bu süreçte paragraf çalışmaya çok zaman ayırmak gerekiyor. İşin bittiği yer orası, yüksek puanlar buradan geliyor. Pek çok kişi için paragraf olayı sevimsiz bir olay. Bu yüzden buna zaman ayırmıyorlar… 
BTİN:  Bu benim işte. :)
SH:  … geriye kalan sorularda maksimum puan hedefleyip paragraflara gelince "artık allah ne verdiyse" olayına giriyorlar. Bu, çok yanlış. Sınavda 24 paragraf sorusu var: 80 de 24. Bu müthiş bir rakam. Burada hedeflenen bir şey var; gerçekten okuduğunu çok iyi anlayıp yorumlayabilen, analiz ve sentez yapabilen bireyleri sistemin içine almak ve sistemi geliştirmek, güçlendirmek. Dolayısıyla paragraf olmadan bu iş olmaz. Bu, 4 aylık bir çalışmanın bence en az 1 ayı sırf paragraf çalışmakla geçmeli ki biz bunu yapıyoruz. Geçen dönem 800’den fazla paragraf sorusunun analizini sınıflarımızda öğrencilerimizle birlikte yaptık. Ödevler ve ekstra çalışmalar da cabası; yoksa 3-5 taktik ezberle 3-4 kelime ezberle, sonra hedef “80” de… Bu mantıklı ve mümkün değil.
BTİN:  Anladım, peki sınıfınızın durumu ne oldu? Kaç kişiden kaçı 50’yi geçti ya da paragraf sorularındaki başarıyı gözlemleyebildiniz mi?
SH:  Bunu ölçmek mümkün değil. Artık TC kimlik no’yu girip puan öğrenemiyoruz. Beyanlara bakıyoruz ve bu yüzden de sonuçlarımızı artık yayınlamıyoruz; çünkü bu beyanların doğru olup olmadığını bilmiyoruz.
BTİN:  Beyanlar derken öğrencilerin beyanları?
SH:  Bizimle çalışan en geç 1-2 sınav sonra hedefine ulaşır. Beyanlar… Öğrenci ben 80 aldım diyor ve biz de inanmak durumunda kalıyoruz; ama bu gerçek mi değil mi bunu bilme şansımız yok.

Bu sınavlar için kaynaklar…
BTİN:  Bizler için Twitter’da genelde kaynak kitap önermediğinizi görüyorum. Peki internetten kullanabileceğimiz kaynaklar, takip etmemiz gereken blog vs. önerileriniz var mı?
SH:  ÖSYM soruların en önemli kaynak. Bunların iyi irdelenmesi, incelenmesi analiz ve sentezinin yapılıp buralarda birikim elde edilmesi gerekiyor. Bunun dışında ÖSYM’nin, KPDS ve ÜDS mantığını çok iyi anlayıp yorumlamış kişilerin kitaplarını veya yayınlarını kullanmak mümkün. Bu konuda bir öneri yapamıyorum; çünkü bu piyasa herkesi tanıyorum ve onlar da beni tanıyor. Birini önerince diğerini de önermek gerekiyor. Bu da yanlış anlamalara yol açıyor; ama şu nokta önemli: Bu konularda her söz söyleyenin sözünü ciddiye almak da doğru değil. İşte bu bilgi kirliliği oluyor, kafalar karışıyor, kişi ne yapacağını bilemez hale geliyor. İşin uzmanı, burada da önemli.
BTİN:  Benim gördüğüm en büyük kaynak sıkıntısı, bu sınavlara yönelik soru bankası olmaması. Soru bankası yerine geçmiş yılların sorularını karıştırıp yeni testler haline getiriyorlar. Benim aklıma şu geliyor: Acaba yıllardır bu konuda çalışan hocalar hala ÖSYM ayarında soru kitapçıkları oluşturamıyorlar mı?
SH:  Evet maalesef öyle. ÖSYM mantığını anlamak gerek, ÖSYM ne istiyor bunu gerçekçi şekilde ortaya koymak gerek ve de doğru şekilde. Sınavı taktik sınavı sanan taktik kitabı yazıyor, sınavı kelime sınavı sananlar kelime kitabı yazıyor, sınavı kasıntı bir sınav sanan kasıntı sorular soruyor. Sınavı şifreli sanan şifre kitabı yazıyor. Sınavı anlamayan saçma sapan 4 şıklı 1 satırlık soruların olduğu kitap yazıyor.

ÖSYM’nin amacı nedir?
BTİN:  Sizin burada "ÖSYM şunu istiyor" diyebileceğiniz bir kalıbınız var mı?
SH:  ÖSYM öncelikle kişinin okuduğunu anlamasını istiyor. Makul bir akademik dergi düşünün. Bu düzeyde bir makaleyi anlayabilecek kişileri seçiyor. Akademik literatürde kullanım yaygınlığı olan kelimeleri, kalıpları, gramer yapılarını, bağlaçları, cümle türlerini yorumlayıp anlayabilecek kişileri seçmeye çalışıyor; taktik ezberleyenleri değil. J
BTİN:  Twitter takipçilerimin birinden size özellikle bir soru geldi. Bu soru doğrudan sizinle ilgili. Değiştirmeden soruyorum: "Sosyal ağlarda bulunmasının öncelikli hedefi ve şu an ki durum arasında bir fark var mı? (müşteri bulmak / yardım amaçlı başladı) ya şimdi?
SH:  Sosyal ortamlarda bulunmanın elbette birkaç mantığı var:
1. Hakkımda yalan yanlış şeylerin yayılmasını önlemek.
2. Gerçekten bu sınavlara ilişkin sınava girenlere rehberlik  veya en azında  yönlendirme yapmak.
3. Sosyallleşmek; çünkü gezmeye, eğlenmeye, insanlarla konuşmaya vaktim olmuyor.
4. Kurumumun bilinirliğini artırmak.

           Sıcaklarda bu sınavlara nasıl çalışalım?
BTİN:  Şimdi hocam son sorum: Sıcaklarda ders çalışmak çok zor oluyor. Bizlere bir tavsiyeniz var mı?
SH:  :) Zor soru… Aslında önemli olan şey şu:
Gerçekten başarmak zorundamıyız?
Gerçekten başarmayı istiyor muyuz?
İkisine de “evet” diyen bir kişi için sınav, soğuk, yaz, kış engel değil. Bu sınavlar keyfe keder hazırlanılacak sınavlar değil. Kişiyi çok güçlü şekilde motive eden bir faktörün olması gerekiyor. Kişinin önündeki seçeneklerin fazla olmaması gerekiyor. İşte o zaman sorun kendiliğinde çözülüyor. Bu durumdaki bir birey, her gün düzenli ve istikrarlı bir şekilde 2-3 saat çalışsa istediği hedef ulaşır.
BTİN:  4 ay boyunca her gün 2-3 saat?
SH:  Evet; ama istikralı ve sürekli olarak her gün, hiç ara vermeden, biriktirmeden, 4 ay boyunca.
BTİN:  Evet, bu iş sanıldığı kadar kolay değil. Bunu sizinle konuştukça anlıyorum; ancak buradaki hedef de sanırım yüksek değil mi, 90'lı notlardan bahsediyoruz?
SH:  Evet. Sınava giren sayısı 130.000 olmuş, ÖYP’ye alınacak sayısı 2500 desek, master/doktoraya 10.000 desek -ki çok fazla-  doçentlik için 5000 desek… 110.000 kişinin bir şekilde elenmesi gerekiyor. Zorluk işte burada başlıyor.
BTİN:  Benim gözlemime göre insanlar çoğu kez, sadece başvuruyorlar. Yılda toplam 4 sınavın içinde girmedikleri ya da hazırlanmadıkları sınav(lar) oluyor. Ben gireyim de belki bu kez geçerim, mantığıyla hareket ediliyor.
SH:  Ve de hep kalıyorlar. Yazık değil mi? Oysa bir kez hazırlanıp bir seferde geçseler
BTİN:  Ben kendi açımdan bu kadar sık sınava girmenin insanı tembelliğe ittiğini ve sınav için güdülenmenin gerçekleşmediğini düşünüyorum.
SH:  Elbette öyle, öğrenilmiş çaresizlik oluyor. Geçemeyecek olmaya inanma başlıyor. Giriyorum; ama geçemiyorum, deniyor.
BTİN:  Geçemedikçe 3-5 sınav sonunda bir bakmışsınız ne eksilmişsiniz ne yükselmişsiniz...
SH:  Çalışmadan neden geçeceklerini umuyorlar, bunu anlamak mümkün değil.
BTİN:  Öğrenci psikolojisi diyelim... :)
SH:  Belki de sınav ücretinin 200 TL olması lazım J TOEFL gibi
BTİN: Hayır, 40 TL bile fazla hocam naptınız...
SH:  Bence bu ÖSYM’nin işine geliyor.
BTİN:  Sürümden kazanıyor tabi.  
SH:  10 defa giren 400 TL ödüyor. Bir seferde 200 TL ödemek; ama bu sınav için sıkı çalışmak bence daha mantıklı.
BTİN:  Ücret olarak gerçekten yüksek; ama pahalı olan şeylerin değerli görünmesi olarak belki…  
SH:  Belki…

ÖSYM, duyyy… sesimizi!
BTİN:  Bir de yeri gelmişken ÖSYM’nin artık sınav sonuçlarını daha erken açıklamasını bekliyoruz. Bizler bu sınavlara yüksek lisans/doktora başvuruları için giriyoruz ve son KPDS’de başvuruları kaçıran arkadaşlar oldu. ÖSYM’nin cevabıysa "eski notlarınızla başvurabilirsiniz" oldu. ÖSYM’de de mantık aynı: "Nasılsa bunlar sürekli giriyor."
SH:  Evet, ÖSYM sınava girenleri çok da umursamıyor bu kesin. Kurum onlarca sınavı yapıyor ve bu vücut, bu başı taşıyamıyor artık. En basiti, bir çağrı merkezi kurmalılar, bir banka gibi her an ulaşılabilen, sınavlarla ilgili bilgi veren… Ama telefonlara bile çıkmıyorlar, dolayısıyla ne desek boş, bizi de ciddiye alacaklarını sanmıyorum.
BTİN: :)    
SH:  O yüzden ben YÜCE ÖSYM diyorum.
BTİN:  Olsun yine de söyleyelim. En azından memnun değiliz, bilsinler.
SH:  Onlar ne takdir buyururlarsa o olur.
BTİN:  Son soru dedim; ama sonra çok uzattım. Sabrınız, cevaplarınız ve tavsiyeleriniz için çok teşekkür ederim.
SH:  Asıl ben teşekkür ederim.
BTİN:  En çok kendimden yola çıkarak sordum; çünkü konuyla başı dertte olan bir öğrenciyim   Arkadaşlara da faydalı olacağını düşünüyorum.
SH:  Umarım yararlı olur.